dr.gabor ve mühendis foster için ilik ve bulutsuz bir bahar sabahı da olsa yakın arkadaşları dr.richardson’un cenaze töreninin dehşet ya da zevk verici bir yanı yoktu. dr.richardson’un “insanlar, doğar ve ölür; işte bütün mesele bu” diyen o tombul ve kırmızı dudakları kendi zamansız sonu karşısında sonsuzluğun en uzak noktasına, belki daha da ötesine kadar kıpırdanmamak üzere donmuştu. “ölüm, tamamen yok olmak değildir; belirlenemeyen bir zamanda gerçekleşen ve bizim kontrol edemediğimiz bir transformasyondur” derdi, richardson. dr.gabor’un üzerinde siyah bir takım elbise vardı. oysa richy (ona kısaca böyle derlerdi) “sen öldüğün gün beyaz bir pantolon ile sarı bir gömlek giyeceğim ve mezarının başımda brendi içip şarkı söyleyeceğim” diye dalga geçerdi gabor ile. richy, gabor ve foster’a karşı gerçekte derin bir saygınlık duyar, fakat sözleriyle de hep aşağılamaya özen gösterirdi. foster ise onu “tanrı seni ukalalığın sınırlarını belirleyebilmek için yaratmış olmalı, zavallı kaçık!” diye azarlar sonra da kahkahalarla gülerlerdi. dr. gabor, aslında soğuk kanlı bir bilim adamıydı. ölümün ebediyyen yok olmak olduğu şeklindeki klasik düşünceye bağlıydı ve richy, artık yoktu. babasını onsekiz yaşındayken kaybetmişti ve o günden beri ilk defa ağlıyordu; tam yirmibir yıldır ilk defa. teskin edilen hep foster olmuştu o güne kadar. halbuki mühendis foster, kendisinden beklenmeyecek ölçüde sakin ve ılımlı görünüyordu. ama bu görüntünün altında dev fırtınaların koptuğu darmadağın bir atmosfer bulunduğunu dr.gabor’dan daha iyi hiç kimse bilemezdi. tabi bir de richy... zavallı richy. cenaze törenlerinin klasikleşmiş bir programı vardı. bir din adamı, kulak okşayan türden laflar eder, o sırada orada bulunanlar da kendi cenaze törenlerini tasavvur edip tuhaf duygulara kapılırlardı. herkes siyaha yakın tonları tercih ederek matemini ispat etmeye çalışır; gerçekten üzgün olanlar ile olmayanları ayırmak daha da zorlaşırdı. “insana bir gün öleceği gerçeğini hatırlatan tek şey, cenaze törenleridir. fakat bu bile çoğu insanın sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi hesap yapmasını engellemeye yetmiyor” diye hayıflanırdı, dr. richardson. dr. gabor, şekilci bir insan değildi. elini foster’ın omzuna koydu ve kulağına eğilip “kendimi iyi hissetmiyorum. gidelim buradan” diye fısıldadı. ağır adımlarla kalabalığın arasından sıyrılıp arabalarına doğru yöneldiler. dr.gabor’un göz yaşları durulmuştu, ama daha epey bir süre nemli kalacağa benziyordu. foster, dr.gabor’u ve kendisini birazcık olsun rahatlatmak amacıyla öne eğik başını soylu bir ingiliz edasıyla dikti ve kendini toparladığından emin olduktan sonra “haydi dostum, koca bir şişe brendi evde bizi bekliyor. eminim richy bundan hoşlanırdı” dedi sakin bir ses tonuyla. gabor, foster’ın ne demek istediğini anlayabilecek kadar iyi tanıyordu. hafifçe gülümseyip “neden olmasın” diye destekledi arkadaşını. gabor ve foster, aynı dairede oturuyorlardı. ıthaca’nın ortanın biraz üst seviyesindeki insanları için uygun bir bölgeydi. üniversiteye yakın sayılmazdı, ama tehlikesiz ve gürültüden uzak bir yaşam için pek fazla bölge kalmamıştı. cinayet soygun ve tecavüz haberleri günlük bir gazetenin neredeyse yarısını dolduracak kadar geniş yer tutuyordu. dr. gabor, biyokimya uzmanıydı. uzun boylu, geniş omuzlu ve yeşil gözlü bir adamdı. fakültedeki bekar bayanların gözdelerinden olmasına karşın hiç evlenmemişti. foster da evli değildi. gerçi gabor kadar çekici değildi, ana etkileyici bir pratik zekası vardı. iyi de bir bilgisayar mühendisi sayılırdı. ancak yine de dr.gabor kadar tanınmış bir bilimci değildi. dr.gabor, felsefe ve resme ilgi duyardı. platon’dan seneca’ya, spinoza’ya kadar geniş bir felsefe kitaplığı vardı. gerçi hepsini özümsemiş saymazdı kendini, ancak en az uzman felsefeciler kadar bilgiye sahip olduğunu da reddetmezdi. dr.gabor işinde çok titizdi ve bilim çevrelerindeki etkinliğinin de farkındaydı. oysa dr. gabor bile richy kadar başarılı ve ünlü değildi. hiç bir zaman da o seviyeye ulaşamayacağını biliyordu. daha üç ay önce şubat 1990 sayısında national geographic dergisi “evreni en iyi tanıyan beş adam” başlıklı bir yazısında hawking ve sagan’dan sonra richy’yi üçüncü adam olarak ilan etmişti. dr.richardson, dört yıldır “yapay madde” adında çok önemli bir projenin başındaydı. bu tip projeler genellikle isimleri ile anılır, fakat içerikleri çok gizli tutulurdu. dr.gabor, en azından yüzeysel bazı bilgileri richy’nin ağzından almayı başarmıştı; ancak bu, bir dostun bilinmezliğin gizemlerine duyduğu doğal meraktan öte bir şey değildi. dr.gabor, iyi bir sırdaş olmasaydı, richy tek kelime bile etmezdi. foster, özel günler için sakladığı bir şişe brendiyi çıkarıp büyük pencerenin önündeki sehpaya bıraktı.. dr.gabor ise ceketini ve kravatını çıkararak bu şekilsel rahatlamayı ruhsal rahatlamaya dönüştürmeyi ummuştu ama yararı olmadı. “kötü olan ne biliyor musun, foster” dedi ve bir yudum aldıktan sonra devam etti. “insanın beraberinde getirdiği ya da kendisine alıştırdığı onca şeyi izin almaksızın yarıda bırakıp gitmesi.” “herkes böyle yapıyor, dostum. herkes.” dedi, foster. dr. gabor, öfkeli bir biçimde göğe baktı bir süre. sonra da işaret parmağıyla bulutları göstererek “eğer dün akşam bulutlar orada yoğunlaşmasaydı ve richy’nin arabası, bozulup da o delice yağmurun altında yürümek zorunda kalmasaydı ve eğer belli bir noktada bulunmasaydı; o lanet olası yıldırım, onun tepesine değil de boş bir kaldırıma düşecekti” dedi isyan edercesine. “eğer büyük patlama olmasaydı biz de olmayacaktık, eğer nedenler olmasaydı sonuçlar da olmayacaktı. ancak hepsi oldu dostum. inan bana hepsi oldu” dedi sakince foster. “ne yazık ki haklısın foster. bunu ban de biliyorum. bildiğim halde kabullenmek istemiyorum.” dr. gabor, çok fazla içmezdi fakat kadeh, doldukça boşalıyor boşaldıkça doluyordu. foster da onunla adeta yarış ediyor havasındaydı. bir yandan içiyorlar, bir yandan da hepsini bildikleri halde richy ile ilgili anılarını tekrar tekrar anlatıp ya dakikalarca gülüyorlar ya da donuklaşıp iç çekiyorlardı. bir ara: “biliyor musun, foster” dedi gabor. “şu yapay madde projesi çok önemliydi richy için. nereye vardığını çok merak ediyorum doğrusu.... üç gün önce telefonda bana bir şey söylemişti” gözlerini yumup dikkatini toplamaya çalıştı bir süre. sonra birden devam etti: “tamam, hatırladım: büyük sır’ı çözmek üzereyim. bu çok korkunç bir şey olacak demişti. ertesi gün de buraya gelmişti ve çok tuhaf bir hali vardı.” “gerçekten öyleydi” dedi foster. “kendini kaybedecek kadar içmişti o gün. halbuki, richy sarhoş olmaktan nefret ederdi.” “ben sadece uyumak istiyorum” dedi gabor. gözlerini açık tutabilmek için çok zorlandığı belli oluyordu. dr.o’brien, dr.richardson’un yakın arkadaşlarındandı ve üniversitenin fizik laboratuarlarının direktörüydü. “garip bir adam. bazen akıl almayacak laflar söyler. ya boş konuşan bir aptal ya da kendini saklayan bir dahi olmalı” derdi richy, dr.o’brien için. bir konferansta dr.gabor’la da tanıştırmıştı onu. dr. o’brien’ın “yapay madde” projesinde rolü vardı ama richy, onun bu konuda fazla bir şey bilmediğini, simetriler konusunun uzmanı olduğunu söylenmişti. o’brein, orta boyda, hafif göbekli ve tombul yüzlü bir adamdı. ama en göze batan özelliği hep ciddi ve serinkanlı olmasıydı. dr.gabor, elinde kalınca bir kitap ve bir de bilgisayar disketi ile o’brien’ın odasına alınmayı bekliyordu. ne de olsa görüşmek istediği kişi oldukça meşgul bir insandı. beş-altı dakika süren sıkıntılı bir bekleyiş sonrasında “dr.o’brien sizi bekliyor bay gabor” diye seslendi sekreter kapı aralığından. dr.o’brien’ın makam odası baştan başa lambri kaplıydı ve gösterişe meraklı bir adam olduğunu söylemek için psikolog olmak gerekmiyordu. dr.gabor, içeri girdiğinde o’brien’ın elinde bir pipo vardı. epey de dumanlanmıştı oda. o’brien, nazikçe ayağa kalkıp aynı şekilde selamladı dr. gabor’u: “bay gabor, sizinle tanıştığımı hatırlıyorum. ziyaretinizin sebebini öğrenebilir miyim?” gabor, hemen konuya girdi: “ben, richy’nin yani dr. richardson’un en samimi arkadaşlarından biriyim, bay o’brien” “evet, biliyorum” diye tasdik etti o’brien.
|